SUDA DOGUM

29/11/2008 · Kategori: dogum

SUDA DOĞUM

Doğum fizyolojik bir olaydır. Dünyanın gelişmiş ülkelerinde doğum sırasında anne adayına yardımcı olmak için farklı alternatifler sunulmaktadır. 

Farklı uygulamalardaki ana amaç anne adayının doğum eylemi sırasında kendini daha rahat hissetmesini sağlamaktır.

Alternatif Doğum Yöntemleri:
  Ev doğumları
  Bradley metodu
  Lamaze Yöntemi
  Hipnoz ile doğum
  Maia Stool births
  SUDA DOĞUM

Neden alternatif doğum anlayışına gerek var?
 Doğum ağrısını ve korkusunu en aza indirgemek
 Normal doğuma özendirmek
 Sezaryen oranlarını düşürmek
 Maliyeti düşürerek ülke ekonomisine katkı sağlamak
 Anne adaylarına doğum için seçenekler sunmak

Sezeryen Oranları:
Maternal ve perinatal mortalite ve morbiditeyi en aza indiren, kabul edilebilir sezaryen oranı WHO (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından  % 15 olarak belirlenmiştir (1985).

Sezaryen son yüzyılda en sık uygulanan cerrahi prosedür haline gelmiştir.  USA’da sezaryen oranı % 22-23’dür. 

Ülkemizde tam bilinmemekle birlikte sezeryen oranı % 50’lerdedir.  Bu artışta hem gelişen cerrahi ve teknolojik yöntemler nedeniyle operasyonun riskinin azalması rol oynamakta hem de elektif sezaryen kavramının artık çiftler ve doktorlar tarafından yaygın olarak kabul görmesi neden olmaktadır.

Doğumda Ağrı Azaltıcı Yöntemler:
  Suda doğum
  Lamaze metodu (psikoprofilaktik metod)
  Epidural Anestezi
  Spinal anestezi
  Genel anestezi
  Doğum eyleminde sistemik ağrı kesici uygulamaları
  Paraservikal blok
  Lokal anestezi
  Doğum sonrası uygulanan ağrı kesici ilaçlar ve yöntemler

Suda doğumda amaç nedir?

Su altında doğumdaki ana amaç, kişilerin streslerinin azaltılması, doğumda kullanılan ağrı kesici ilaçların azaltılması, doğumun daha hızlı, daha konforlu ve rahat bir şekilde seyretmesi ve perine-vajina kaslarının mümkün olduğunca gevşetilmesidir.

Suda doğum yaptıran hekimler; ılık suyun sakinleştirici ve ağrı giderici etkileri olduğunu ve bu etkinin gebenin kendisini daha rahat hissetmesine ve doğumun daha kolay geçmesine yardımcı olduğunu ileri sürmektedirler. 

Tarihçe
Aristotle (MÖ 6.yy), suyun hayatın en önemli prensibi oduğunu ifade etmiştir.  Yine eski Mısır'da seçilmiş bazı bebekler su içinde doğurtulurdu.

Bilimsel kayıtlara geçen ilk su altı doğum ise 1803 yılında Fransa'da yaşayan bir kadının, hekim yardımı olmaksızın bir tesadüf sonucu, doğumu kendi kendine  gerçekleştirmesidir.

1960'lı yıllarda  ilk defa eski Sovyetler Birliği'nde Igor Charkovshy bu konuda deneme çalışmalarına başlamış,  Onu 1978-1985 yılları arasında Fransa'da yaşayan Dr. Michel Odent izlemiş ve su altında pek çok doğumu gerçekleştirmiştir.

Suda doğum uygulamaları daha sonraları bir ara güncellik kazansa da belirli bölgeler dışında yaygınlaşmamıştır.  Günümüzde eski Sovyet Cumhuriyetleri, İngiltere ve Fransa'nın bir kısmı ile Amerika Birleşik Devletlerinde sınırlı sayıda klinik ve hastanelerde uygulanmaktadır.

1994-1996 yılları arasında İngiltere'de gerçekleşen doğumların %0.6'sı suda olmuş ve bu doğumların da %9'u evde ebe yardımı ile gerçekleşmiştir.  Bu doğumlarda bebek ölüm oranı binde 1.2 olup istatistiksel olarak normal doğumdan farklı değildir.

Suda doğum nasıl gerçekleşir?
Tam teşekküllü hastanelerin bazılarında suda doğum için özel olarak hazırlanmış küvetler mevcuttur. İdeal olarak 37 santigrad dercede su içine gebe ve hekimin özel ekipmanlar ile girerek doğumun gerçekleşmesi sağlanmaktadır.

Burada suyun çok sıcak olması durumunda anne adayının kan dolaşımında değişim olabilir ve ani tansiyon düşüklüğü ile plasentaya giden kan akımlarında azalmalar yaşanabilir. Bu da hem anne adayını hem de bebeği risk altına sokabilir. Ayrıca suda uzun süre kalınması durumunda anne adayında terlemeye bağlı sıvı kaybı da görülebilir.

Suda doğumun avantajları nelerdir?
Teorik olarak en büyük avantajı; ılık suyun kasları gevşetmesi,  zihinsel rahatlık sağlaması ve bu sayede plasentaya giden kan akımının artarak daha az ağrılı ve daha kısa bir doğum sürecinin yaşanmasıdır. 

Diğeri ise 38 hafta boyunca suda gelişen fetüsün yine sıvı bir ortamda yaşama adım atacağı düşüncesidir. 

Suda doğumdaki amaçlar nelerdir?
Amaçlar Doğum Eyleminde ve Doğum sonrasında olarak ikiye ayrılabilir:

A- Doğum Eylemindeki Amaçlar
 Hidroterapinin hem hidrotermal (perinede,vajinada ve servikste rahatlama ) ve hem hidrokinetik (suyun meme başını uyarmasına bağlı olarak endojen oksitosin salınımı) etkilerini sağlamada faydası bulunmaktadır.
 Aşağıdaki temel kavram dikkate alınarak tıbbi girişim için gereksinimi en aza indirmek amacıyla girişimsel olmayan bir gevşeme ve ağrıyla başa çıkabilme yöntemi sunmaktadır:

  • Anne adayının sudaki göreceli ağırlıksızlığı su içindeki bedenin tüm yüzeylerinde eşit basınç yaratarak ( bedenin altındaki yatak şiltesinin sürekli aynı noktada uyguladığı basıncın zıddı olarak) harcanan enerjiyi azaltır ve anneyi destekler.
  • Gevşemeyle birlikte anne adayı daha az ağrı hisseder. Daha az ağrı,daha az endişeye neden olur ve bu durum da adrenalin düzeylerini düşürerek endojen oksitosin ve oksijen akışının sürekli olmasını sağlar.
  • Kalpten çıkan İnferior vena cava damarına dışarıdan bası olmadığı için rahme giden kan akımı artacak ve rahimdeki kas dokusuna daha fazla oksijen gitmesi daha etkili kasılmalara neden olacaktır.
  • Suda hafif vazodilatasyon (damarlarda genişleme) gerçekleşir ; bu durum anne adayının kan basıncını hafif düşürür ve nabzını hafif yükseltir. Sonuçta uterusa ve fetusa giden oksijen miktarı artar.
  • Anne adayının doğum eylemi esnasında fetal inişe yardımcı olabilecek bir konum almasını sağlar.   

B- Doğum Sonrası Amaçlar
 
Doğum yapan kadına doğum masasına oranla, daha esnek ve daha düşük riskli bir ortamda doğurma seçeneği sunmaktadır.
 Doğum eyleminin normal fizyolojik sürecini hızlandırarak; bu eylemin hastalık gibi görülmesinden çok, bir iyilik durumu olduğunun düşünülmesini sağlamaktadır.
  Anne adayının kendi doğum yapma sürecinin denetimini sağlamasına yardımcı olmaktadır.
  Yenidoğanın yeni bir dünyaya daha yumuşak bir şekilde geçişini sağlamaktadır.

Suda doğum kimler için uygundur?                             
   Öncelikle anne adayı hidroterapi isteğini belirtmiş ve doğumunu yaptıracak kişiye onay vermiş olmalıdır.
   Anne adaylarının tekrar eden, tedavi edilmemiş vajen, idrar yolu ve cilt enfeksiyonları olmamalıdır.
   Anne adayının ve fetusun yaşamsal bulguları normal sınırlar içinde olmalıdır ve sıcak suya girmeden önce bebeğin reaktif bir NST'si olmalıdır.
   Sıcak su içindeyken anne adayının ve fetusun yaşamsal bulguları aralıklı olarak izlenmelidir.

Kimler için uygun değildir?
 Anne adayının ateşinin 38 santigrad değerinden yüksek olması veya anne adayında enfeksiyon şüphesi olması
 Amnionit (plasental zarların enfeksiyonu)
 Fetal distres (rahim içindeki bebeğin sıkıntıya girmesi)
 Fetal kalp atımını dinlemenin uygun olmadığı ve sürekli elektronik fetal kalp atımı izleminin gerektiği her türlü durum.
 Yüksek Riskli Gebelikler:   
-  Aşırı vajinal kanama
-  Fekal materyal (koyu mekonyum vb ) tarafından kirletilmiş amniotik sıvı
-  Pozitif  HIV (Aids testi) durumu
-  Malprezentasyon (Bebeğin kanal içine girişindeki farklılıklar)
-  Koyu  partiküllü mekonyum ( Perinede aspirasyonu gerektirebilecek derecede)
-  İlk trimester USG ile doğrulanan gestasyon yaşının 36 haftadan küçük olması
-  Cheshire Tıp Merkezi’nin veya hekimin inisiyatifinde olan herhangi bir diğer durum

Suda doğumun dezavantajları nelerdir?
Gebenin "travay" yani ağrı eylemi sırasında bebeğin NST (Eksternal tokografi) ile kalp atımlarının izlenememesi bir dezavantajdır.

Yine, bebeğin göbek kordonunun kısa olması gibi durumlarda aniden su yüzüne çıkan kordon kopabilir ve bebek kan kaybedebilir.  Bu da kan transfüzyonu gereksinimini arttırabilir. 

Sonuç olarak...
Konuyla ilgili yapılan ve normal doğum ile suda doğumu karşılaştıran pek çok araştırmalarda yarar veya zarar etkisi açısından her iki doğum şeklinin birbirine karşı çok üstün avantaj ya da dezavantajları bulunmamakla birlikte, suda doğum özellikle son yıllarda pek çok çift tarafından tercih edilen "alternatif bir doğum yöntemi" haline gelmiştir..

Bu konuda hekim tecrübesi, hastane koşulları ve çiftlerin görüşleri ortak olarak değerlendirilmeli ve karar bu yönde şekillendirilmelidir.  

Ankara/ Cebeci'deki  Zekai Tahir Burak Hastanesi'nde (Büyük Doğumevi) 2006 yılı başı itibari ile suda doğum ünitesi açılarak -dileyen hastalara hizmet vermek üzere- hizmete girmiştir.

Bilimsel Yayınlar:
I.  Eberhard et al. Experience of pain and analgesia with water and land births. J. Psychosom. Obstet. Gynecol. 2005.Jun; 26(2). 127-33)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Tüp Bebekte Çoğul Gebeliğin Riski!

28/11/2008 · Kategori: annelik ozlemi

Tüp bebek uygulamalarında çoğul gebeliklerin erken doğum ve buna bağlı sakatlık ve zeka geriliği riskini beraberinde getirdiği, ancak uzun yıllardır bebek isteyen anne-baba adaylarının bu riski görmezden geldiği bildirildi.

Türk Jinekoloji ve Obstetrik (hamilelik ve doğumla ilgili bilim dalı)Derneği Başkanı ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bülent Tıraş, tüp bebek uygulamasının, çocuk sahibi olamayan çiftlerin sıkça başvurduğu bir yöntem olduğuna dikkati çekti.
Tüp bebek uygulamasında, anne adayına Sağlık Bakanlığının belirlediği standart olan ortalama 3 embriyo transfer edildiğini anlatan Tıraş, "ancak, eğer hastanın yaşının ileri olması gibi nedenlerle gebe kalma ihtimali azsa, embriyo sayısı artırılabilir. Embriyo sayısı artırımı, söz konusu özel durumlarda yapılmalıdır.

Ancak, ihtiyaç olmadığı halde, yalnızca gebelik ihtimalini yükseltmek amacıyla embriyo sayısını artırmak, beraberinde önemli sorunları getirebilir" dedi. Embriyo sayısının artırılmasının, "çoğul gebelik" ihtimalini yükselttiğini söyleyen Tıraş, "Çoğul gebelik, iki ve fazla fetusun geliştiği gebeliktir. Tüp bebek yöntemiyle nakledilen embriyo sayısı ne kadar çok olursa, rahme düşecek embriyo sayısı da artacaktır. Yani ikiz, üçüz, dördüz, hatta daha fazla sayıda fetus aynı anda gelişmeye başlayacaktır" dedi.

ÇOĞUL GEBELİĞİN RİSKLERİ
Türk Neonatoloji (yeni doğan hastalıkları) Derneği Başkanı Prof. Dr. Murat Yurdakök de çoğul gebeliğin tüp bebek uygulamasında başarı olarak görülmemesi gerektiğini söyledi. Anne rahminin en fazla 2 bebek için uygun olduğunu, daha fazla sayının erken doğumlara, bebeklerde sakatlığa veya zeka geriliği gibi kalıcı sorunlara neden olabileceğini ifade eden Yurdakök, "tüp bebek uygulaması yapılan anne ve baba adaylarına, tüp bebek uygulama merkezlerinde bilgilendirme çok iyi şekilde yapılmalı, çoğul gebeliğin riskleri iyice anlatılmalı. Ancak, bazen anlatılsa dahi uzun yıllar bebek sevdası yaşayan anne-baba adayları, bu riski görmezden gelmekte ve tüp bebek uygulamasında normalin çok üzerinde sayıda embriyonun transferini istemekteler" dedi.
Çoğul gebeliğin annenin hayatını da tehlikeye attığını belirten Yurdakök, tüp bebek uygulamalarında Sağlık Bakanlığının belirlediği standartlara bağlı kalınması gerektiğini vurguladı.
Yıllık kontrollerimi ne sıklıkta yaptırmam gerekir?
Menopozun belirtileri nelerdir?

Öncesinde hangi testler yaptırılmalı? Muayeneler ne sıklıkta yapılmalı? Uzmanlar yanıtlıyor... Soru: Yıllık jinekolojik muayene kontrollerimi ne sıklıkta yaptırmam gerekir?

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı :

Yılda bir kez smear testi ve jinekolojik muayene, kadınları jinekolojik kanserlerden koruyup, erken tanı sağlayabiliyor. Yapılan tetkikler kadının yaşına göre farklılık göstermektedir. Genç yaş grubundaki üreme çağındaki kadınların cinsel aktivitenin başlangıcından itibaren yılda bir jinekolojik muayene, vajinal smear tetkiki, meme muayenesi, ultrasonografik muayene ile rahim yumurtalık ve rahim içi zarı değerlendirilmesini mutlaka yaptırması gerekiyor.

40 yaş üzeri hastalarda ise bunlara ek olarak mammografi ve gerekirse meme ultrasonografisi, kan biyokimyası (kan lipidleri, açlık kan şekeri, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, tiroid fonksiyon testleri), gaitada gizli kan tetkiki yılda bir kontrol ediliyor.Rutin sağlık taramalarında kadınlardan özgeçmişe ait detaylı sağlık bilgileri alınarak mevcut risk faktörleri belirleniyor. Takiben ultrasonografik değerlendirme eşliğinde jinekolojik muayene yapılıyor ve bu esnada vajinal smear alınıyor.Gerek üreme çağında ve gerekse menopoz sonrası dönemde kadınlarda en sık yapılan tarama testi vajinal smear tetkikidir. Vajinal smear testi rahim ağzı kanserlerinin erken tanı ve taramasında kullanılan bir testti.

Menopozun belirtileri nelerdir? Öncesinde hangi testleri yaptırmalıyım?

Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı :

Menopoz döneminde doğurganlık çağı bitmekte ve overler fonksiyon bakımından saf dışı olmakta, kadın için doğurganlığın ortadan kalktığı yeni bir çağ başlamaktadır. Genelde olayın ortaya çıkmasının nedeninin overin yaşlanması olduğu kabul edilmektedir. Sonuçta kadın östrojen metabolizmasında azalma görüldüğünden, bu sürede görülen belirtilere "östrojen yetersizliği sendromu" da denilmektedir.Genellikle bu devre 40 ile 60 yaş arasındadır. Menopoza girme yaşı toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. Gelişmiş toplumlarda çeşitli çevresel etkilerin bu yaşı etkilediği kabul edilmektedir. Ülkemizde bu yaş 46,5-47 civarındadır. Kadınların yaşamını 1/4, 1/3'lük kısmı menopozda geçmektedir.

Ortalama yaşam süresi tüm dünyada uzamış olduğundan bu dönemde koruyucu hekimliğine çok iş düşmektedir.Kadınlarda 40 yaştan sonra her 5 yılda bir tam fiziki muayene, yıllık meme ve jinekolojik muayene, pap-smear testi, gerekirse cinsel yolla bulaşan hastalıkların taraması yapılmalıdır.40'lı yaşlarda bir TSH ölçümü yapılmalı ve 60 yaştan sonra 2 yılda bir tekrarlanmalıdır.50'li yaşlardan sonra gaitada gizli kan bakılmalıdır.

Yine 40'lı yaşlarda mammografik tetkike başlanması önerilmektedir.Menopoz tanısı ağırlıklı olarak klinik açıdan konulmaktadır. Menopoza yakın dönemde adet kanamalarının karakteri değişik şekillerde olabilir. Hastanın adeti tamamen kesilebilir. Adet kanamasının hem süresi hem de miktarı kademeli olarak azalabilir ve bu en sık rastlanan tiptir.Bazı kadınlarda kanama miktarı artar ve düzensiz olabilir. Bu durumda özellikle jinekoloğa başvurulmalıdır.

Hypertension in the African American Community If you are like most people, you or someone you know has high blood pressure. For a variety of reasons, the unfortunate truth is that the prevalence of hypertension in African Americans is among the highest in the world. This fact makes hypertension one of our primary targets in the campaign to improve health and wellness.
Poorly controlled hypertension can lead to a variety of serious health problems including strokes, heart disease and kidney failure. African Americans suffer from the complications of hypertension at alarmingly high rates.

Often, we do not receive treatment until the blood pressure has been elevated for many years and has already began to damage organs in the body. Compared to Whites, African Americans develop hypertension at an earlier age and are more prone to have substantially elevated pressures. Data reveal that compared to the general population, African Americans have: A 80% higher death rate associated with strokes due to hypertension. A 50% higher death rate associated with heart disease due to hypertension. A 320% higher death rate associated with end-stage kidney disease.

Quick Refresher: The Basics of Our Circulatory System Our circulatory system consists of several components that act in harmony to transport nutrients and oxygen to our tissues and remove waste products. Let’s quickly review the key components.Blood A fluid made up of blood cells and plasma that circulates throughout the body. Blood caries a variety of substances (oxygen and waste products) that are transported between various organs and tissues.Heart Muscular organ that pumps oxygen poor (deoxygenated) blood into the lungs and pumps the newly oxygenated blood out to the body.

Vessels Vessels are arteries and veins and can be thought of as the “tubing” which carries blood throughout our bodies. For the most part, arteries are the blood vessels that carry oxygen rich blood to our organs and tissues. Veins carry the oxygen poor blood back to the heart. Lungs Responsible for the oxygenation of our blood.What is Blood Pressure? Blood pressure refers to the pressure blood exerts against the walls of the main arteries in our bodies. The systolic pressure is the pressure in the vessels when the heart is pumping. The diastolic pressure is the pressure of the blood between heartbeats (when the heart is at rest). When you see or are told of a blood pressure of 120/80 or 120 over 80…the systolic pressure is120 and the diastolic pressure is 80.

What Defines Hypertension? Hypertension is defined as an average systolic blood pressure of 140 mm Hg (millimeters of mercury) or higher and/or an average diastolic blood pressure of 90 mm Hg or higher. It is important to point out that blood pressure readings can be different at varying times of the day and can be elevated with stress or anxiety. Therefore, the determination of a person being labeled as “hypertensive” is usually based on the average of three blood pressure readings taken on different days. The following chart is adapted form the Sixth Report of the Joint National Committee on Prevention, Detection, Evaluation, and Treatment of High Blood Pressure (JNC VI). Category Systolic (mm Hg) Diastolic (mm Hg) Optimal<120and<80normal<130and<85high>

Stage 3>=180Or>=110Hypertension and Diabetes Mellitus Controlling blood pressure is extremely important in diabetic patients with hypertension. Properly controlling blood pressure helps to prevent damage to the kidneys and can help to control the development of diabetic nephropathy (diabetes related kidney disease). The goal for diabetic patients with hypertension is to keep the blood pressure below 130/85 mm Hg. A combination of anti-hypertensive medications and lifestyle changes (especially weight loss) should be used to reach this blood pressure goal.

Hypertension Associated with Birth Control Pills Many women taking birth control pills experience a small increase in blood pressure, but the pressure usually remains in the normal range. Hypertension has been reported to be 2-3 times more common in women taking birth control pills and is most evident in obese and older women.

Women over 35 years of age who smoke are advised against taking birth control pills as they are at an increased risk of developing hypertension. Hypertension and Kidney Disease The early detection of kidney damage from hypertension is very important. Your doctor can order blood tests that can determine whether or not there is evidence of damage. Blood pressure should be controlled to levels of 130/85 mm Hg or lower. The goal here is to prevent advanced or “end-stage” kidney failure requiring the need for dialysis.

Evaluation and Diagnosis The initial screening for hypertension is fairly simple and straightforward.
All you need to do is have your blood pressure measured with a cuff that is placed around your arm and then inflated (technically it is called a sphygmomanometer). As a basic rule, if the average of three blood pressure readings (on different days) is over 140/90 mm Hg it can be concluded that you have hypertension. The exact cause of hypertension in most cases is not known. In the medical community this is referred to as “essential” hypertension. A combination of genetics, diet, and lifestyle certainly play a large role in the development of high blood pressure. It is very important to point out that if you develop hypertension at a young age or the hypertension develops suddenly, your doctor should carefully evaluate you for causes of hypertension that are potentially reversible.

You may need special studies that will evaluate the vessels that supply blood to your kidneys and for other potential disorders in your endocrine system. Treatment Lifestyle ChangesFor most individuals, the first step in treating hypertension is to make lifestyle changes. This means losing weight, increasing the amount of exercise you get, and changing your diet. Our accompanying article Controlling Hypertension Throughout Our Life Cycle discusses these lifestyle changes in more detail. In general, decreasing the sodium (salt) in your diet, eating more fruits and vegetables, and getting more aerobic exercise can help to lower your blood pressure. It will take some effort on your part! Anti-Hypertensive MedicationsIf the lifestyle changes mentioned above are unable to control your blood pressure, your doctor may prescribe medication(s).

There are a variety of different medications available and your doctor will prescribe the medication that is best for you. Some medications are better for people with diabetes, heart disease, kidney disease, etc. If you cannot tolerate a certain medication because of adverse side effects, there are other options. Many people are often opposed to “taking a pill every day.” Please, please, please remember that taking a pill every day can be a much better option than developing a stroke, heart attack, or needing to have kidney dialysis because your blood pressure ran out of control for too long. Empowerment Points Hypertension (high blood pressure) is often asymptomatic but over time it leads to a variety of health problems including heart disease, strokes, and kidney failure. The prevalence of hypertension in African Americans is among the highest in the world.

Have your blood pressure checked and if it is elevated discuss treatment options with your doctor. The only way that we can beat hypertension is to confront it head on—make lifestyle changes and take your medication if your doctor prescribes it! References:Report of the Joint National Committee on Prevention, Detection, Evaluation, and Treatment of High Blood Pressure (JNC VI)Autism a Public Health ProblemAutism is a serious public health problem which impacts many children. According to a recent report from the Centers for Disease Control, 1 out of every 150 American eight-year-olds has some form of autism. The previous estimate was one in 166 children. This suggests that 560,000 children in the US have autism. The reason for the high percentage of autism remains unclear. The CDC is now conducting a study to try to identify the environmental factors associated with autism. Research has shown no differences based on race, ethnicity, or socioeconomic status in either the prevalence or incidence of autism in children. Although, the condition does not seem to differ in percentage by culture or race; diagnosis and treatment disparities do exist.

Healthcare Disparities and AutismAfrican-American children frequently are confronted with late diagnoses or misdiagnosis, according to the National Early Intervention Longitudinal Study done under a grant from the US Department of Education. The study suggests this may be due to evidence that African-Americans are less likely than Whites to see the same pediatrician over an extended period of time. A pediatrician who sees a child regularly over time may recognize autism sooner than those exposed less frequently at office visits. The study encourages African American parents to ask many questions and be persistent in getting their health care provider to diagnose autism related concerns.In a study done by David Mandell and Dr. John Listerud entitled, Race Differences in the Age at Diagnosis Among Medicaid-Eligible Children with Autism, African-American children with autism are diagnosed nearly two years after children of all other ethnic groups and they received more misdiagnoses than Whites. They also found that minority families and families with lower incomes or limited education had more difficulty entering the early intervention system for autism.

Early intervention is critical for better outcomes.
Advocating for vigilant diagnosis, treatment and education about this condition among the African American community can help lessen the disparity. What is Autism?Autism is a brain disorder that is connected to a variety of developmental problems, in communication and social interaction. The first signs of autism usually appear before age 3. Although there is no cure for autism, it is a treatable lifelong condition. The key feature of autism is impaired social interaction.According to the Mayo Clinic, children with autism have problems in three crucial areas of development — social skills, language and behavior. The most severe form of autism is evident by a complete inability to communicate or interact with other people. Often it is the parent that notices their child has symptoms suggestive of autism. Amy Higgins-Boyd, a Behaviorist that specializes in autistic children states, “Typically, they describe their infant child as showing little interest in others and having difficulty with changes in routines or their environment.

A child with autism may appear to develop normally and then withdraw and become unresponsive to social contact. Often children with autism engage in repetitive movements such as rocking and twirling, or in self-abusive behavior such a head-banging.” Higgins-Boyd also states the importance of joint attention as an important indicator. Joint attention behaviors represent a critical area in typical development, emerging between the ages of 9 and 15 months. Joint attention skills have been found to be related to receptive and expressive language skills among typically-developing children. Joint attention is important for the development of other skills as children age, such as more expressive language and symbolic play.

The National Institute of Neurological Disorder and Stroke (NINDS) report that Autism (sometimes called “classical autism”) is the most common condition in a group of developmental disorders known as the autism spectrum disorders (ASDs). Other ASDs include Asperger syndrome, Rett syndrome, childhood disintegrative disorder, and pervasive developmental disorder.

What about Vaccines? Are they safe?Vaccinations given to children have been suggested by some Americans to cause the onset of autism. This has primarily been linked to the fact that the characteristics of autism coincide with the timing of vaccinations. The measles, mumps and rubella (MMR) vaccine in particular is most often singled out as the culprit. The Centers for Disease Control and Prevention, the Institute of Medicine and the American Academy of Pediatrics all contend that vaccines including the MMR vaccine do not cause autism.How is Autism Diagnosed?According to NINDS, when doctors diagnose autism they look for the following behaviors using a screening instrument to gather information about a child’s development and behavior:impaired ability to make friends with peersimpaired ability to initiate or sustain a conversation with othersabsence or impairment of imaginative and social playstereotyped, repetitive, or unusual use of languagerestricted patterns of interest that are abnormal in intensity or focuspreoccupation with certain objects or subjectsinflexible adherence to specific routines or ritualsUpon recognition of autistic behaviors treatment and early intervention can be conducted.

Autism is a complex disorder, so it requires a diverse team to diagnose and treat the condition. Often diagnoses and treatment includes a neurologist, psychiatrist, speech therapist, and other professionals .If your child exhibits behaviors characteristic of autism make certain you are relying on a multi-disciplinary team to diagnose and treat your child. What does the research about autism provide?Researchers believe that gene studies will help unlock the mystery of autism. In a study done by National Institutes of Health, the National Alliance of Autism Research, the Hussman Foundation and the Autism Genetic Resource Exchange analyzed 54 African American families and 557 Caucasian families in which a member had autism. Researchers studied the genes that regulate a brain chemical or neurotransmitter called GABA along chromosome 15. Chromosome 15 has been linked to autism.

According to the researchers, GABA slows down nerve cells once their message has been transmitted to the brain acting as an information filter that prevents the brain from becoming over-stimulated. If the GABA system fails, the brain can be flooded with sensory information that overpowers the brain's processing capabilities, leading to some of the characteristic behaviors of autism. The largest research for autism genes to date, funded by the National Institutes of Health (NIH), has implicated components of the brain's glutamate chemical messenger system and a previously overlooked site on chromosome 11. Based on 1,168 families with at least two affected members, it adds to evidence that tiny, rare variations in genes may heighten risk for ASDs.

Among the new clues is stronger evidence for an association between autism and sites of genes. Continued genetic discoveries in this area will unleash the autism mystery and hopefully provide more research for curing this disease.Empowerment Points Be persistent with your doctor if you suspect your child has autismThe key research institutions do not believe autism is caused by vaccinationsLearn as much as you can about autism and pass it along to others. Early intervention is critical.If your child exhibits autistic behaviors ask many questions and make sure a multi-disciplinary medical team is helping you identify the problem.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

DOGUM SONRASI ESTETİK

27/11/2008 · Kategori: anne olmak

DOĞUM SONRASI ESTETİK

Hamile kalındığı döneminde istenmeyen kalıcı fiziksel değişimleri de beraberinde getirebiliyor.Bazen bacaklardaki varisler veya ciltteki çatlaklarla sınırlanan, bazen de göğüslerde küçülme veya kalçalarda genişleme gibi daha göze çarpan değişiklikleri yaşayan kadınlar estetik cerrahinin olanaklarından yararlanabiliyor. Kadınların bazıları bunu kabul etse de, büyük çoğunluğu değişikliklere fiziksel ve duygusal anlamda uyum göstermekte güçlük çekiyor.


Hamilelik ve emzirme sonrası sarkan memelere müdahale !!!
Yaygın inanışın aksine göğüslerdeki doğumla ilgili değişikliklerin büyük çoğunluğu emzirmeden bağımsız olarak hamilelik sırasında gelişiyor. Doğum sonrası, emzirme olsun ya da olmasın, süt verme döneminin bitiminde meme bezleri eski haline dönecek şekilde geriliyor. Bu durum göğüslerde küçülmeye ve meme derisinde sarkmaya neden oluyor. Bu değişikliklerin, çeşitli plastik cerrahi teknikleriyle giderilmesi mümkün.Gebelik ve süt verme döneminde meme bezlerinde meydana gelen hormonal değişikliklerin etkisi en az 1 yıl kadar sürer. Dolayısıyla süt verme döneminin bitimini takiben memelerin son şeklini alması için de belli bir süre beklemek gerekir.

Bu dönemin sonlanmasını takiben cerrahi girişim gündeme gelebilir.Ne yapılabilir!!!

Doğum sonrası meme hacmindeki kaybın yerine konması, protez yerleştirilmesi ameliyatı ile gerçekleştiriliyor. Kısa süreli sayılabilecek bu operasyonu takiben günlük hayata çabuk ve zahmetsiz bir şekilde dönmek mümkün.- Meme dikleştirme ameliyatıyla sarkan deri fazlalıkları giderilip, meme daha dik bir konuma getirilirken aynı seansta uygulanacak bir protezle de arzu edilen hacim sağlanıyor.- Hamilelik sırasında memelerdeki doğal hacim artışı bazı kadınlarda doğum sonrasında kalıcı olabiliyor. Böyle bir değişiklikten rahatsız olunduğu takdirde, küçültme ameliyatı öneriliyor. Bu işlemde tek fark deri fazlalığının yanı sıra, büyüyen meme dokusunun da bir miktar çıkartılarak daha küçük hacimli bir şekil verilmesi.

Hamilelikte alınan kilolar da sorun…
Öncelikle gebelik sırasında rahmin büyümesi ile gelişen deri dokusundaki artış, doğum sonrasında istenildiği oranda geriye dönemiyor. Böylece bu bölgede sarkıklıklar oluşabiliyor. Sadece deride değil, yağ depolanması ile deri altı yağ dokusunda da bir artış oluyor.Bunun yanı sıra karın duvarı kasları da hamilelikte zayıflıyor. Hatta yatkın kişilerde karın duvarında fıtıklaşmaya varan zayıflıklar gelişebiliyor. Tüm bunların tek bir plastik cerrahi ameliyatı ile giderilmesi mümkündür. Karın germe dediğimiz bu ameliyatta, bikini veya iç çamaşır çizgisi içerisinde kalacak bir iz yaratacak şekilde yapılan bir işlemle, hem bollaşan deri fazlalığı atılıyor hem de karın duvarı sıkılaştırılarak cilt altında şişkinliğe yol açan yağ dokusu çıkartılıyor.- Hamilelik sonrası basen bölgesinde ve belde kalınlaşmalar da görülüyor. Egzersiz ve diyet işe yaramayabiliyor. Son yıllarda gelişen teknoloji sayesinde güvenli ve oldukça etkili bir yöntem olarak karşımıza çıkan liposuctionla özellikle bu tür bölgesel deformitelerin giderilmesi mümkün.

Çatlakları halledilmesi!!!
Hamilelik sırasında cildin dermis tabakasının, bölgenin genişleme hızına yetişememesi sonucu oluşan çatlaklar doğumla gelen kalıcı değişiklikler arasında yer alıyor. İlk altı ay bir sene süresince kırmızı- mor arası bir renkte olan bu çizgiler ilerleyen dönemlerde solabilir. Bu kalıcı izlerin giderilmesinde karın germe ameliyatı en kesin çözümü sağlar.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

Gebelikte Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

26/11/2008 · Kategori: gebelik

1. Düşük tehlikesi
2. Sinirsel şok
3. Enfeksiyon riski
Bu öneriler yıllarca gebelikte cinsellik konusunda hekimlerin taşıdığı düşünceleri özetlemektedir. Prof. Dr. Ş. Çanga ve Prof. Dr. İ. Önder 1977 tarihli Propedötik(Kadın-Doğum) adlı kitaplarında gebelik sırasında cinsel ilişkinin sınırlandırılmasının doğal olduğunu, zaten gebede cinsel ilişki arzusunun ileri derecede azaldığını, kadının bütün ruh ve hayal alemi ve organizasyonu ile kendini taşıdığı çocuğuna verdiğini belirtmektedirler. Yazarlar, öyküsünde mükerrer abortuslar bulunan kadınlarda cinsel ilişkinin bütünüyle kesilmesi gereğini vurgulayarak, bu kadınlarda ilişkinin mekanik olarak ya da genital organlarda oluşan hiperemi nedeniyle abortuslara neden olabildiğini söylemektedirler.

Ayrıca doğumun başlamasından önce yapılan cinsel ilişkinin puerperal enfeksiyonlara zemin hazırladığı belirtilmiştir. Bu nedenle gebeliğin ikinci ayından başlayarak cinsel ilişkilerin ileri derecede sınırlanması ve doğum öncesi 6 haftadan başlayarak bütünüyle kesilmesi önerisinde bulunulmuştur. Ek bir etmen olarak semende prostaglandinlerin varlığının gösterilmesi gebelikte cinsel ilişkiyle ilgili sayılan yasaklayıcı nedenlere "prostaglandinler erken doğumu başlatabilir" gerekçesinin de eklenmesine yol açmıştır.

Yıllar boyunca gebelikte cinsellikle ilgili yaklaşımlar, bilimsel verilere dayanmaktan çok geleneğe dayalı standartların sürdürülmesi biçiminde olmuştur. "Her gebe için uygundur" yaklaşımı bireysel ilgi değişkenliğini, fiziksel rahatlığı ve olguların gerçek deneyimlerini dikkate almamaktadır. Hekimler ve sağlık hizmeti veren diğer çalışanlar bu konuda bilimsel verilere sahip oldukça, bebek bekleyen çiftlere yanlış bilgi gidişi azalacaktır.

Gebelikte Cinselliğin Fiziksel Yönleri Bilindiği gibi gebelikte belirgin fiziksel değişiklikler oluşmaktadır. Gebelikteki normal fizyolojik değişiklikleri gözden geçirdiğimizde bunların çoğunun gebe kadının cinselliğini dile getirmesini engellediği dikkati çeker. Örneğin erken gebelikteki bulantı-kusmalar, gebenin sıklıkla hissettiği halsizlik ve yorgunluk olumsuz etmenlerdendir. Üçüncü üç aylık dönemde beden değişikliklerinin artmasının yanında öne çıkan yorgunluk hissi nedeni ile kadın açısından cinselliğin söylenmesi beceriksiz ve rahatsız edici durum alır.Kadının arzu ettiği biçimde cinsel yanıt vermesini engelleyen diğer etkenler mide yanması, idrar yapma isteği, kabızlık, fetüsün hareketleri ve bel ağrısıdır.

Gebeliğin erken dönemlerinde hormonal ve damarsal değişikliklere bağlı olarak memeler duyarlılaşmıştır. Bu durum cinsel yakınlaşmada olumsuz bir etken olabileceği gibi, ileri gebelik haftalarında orgazmla birlikte süt salınımının ortaya çıkabilmesi hem gebe hem de eşi açısından rahatsızlık verici bir durum yaratmaktadır.

Gebelikteki genital organlardaki artmış angorjman durumu cinsel uyarı sonucu daha da belirginleşir. Bunun sonucunda post koital kanamalar daha fazla görülecektir. Vazokonjesyonun neden olduğu dolgunluk hissi orgazmdan sonra da sürebilir ve rahatsız edici olabilir. Aynı biçimde vajinal salgılar da gebelikte artmıştır ve cinsel uyarılma ile çok daha belirgin olur.Yapılan bir çalışmada gebelikte cinsel davranışlarını değiştirme gerekçeleri arasında kadınların %46'sı bedensel rahatsızlığı belirtmişlerdir.

Gebelikte Cinselliğin Psikolojik Yönleri Cinsel istek ve cinsel işlev pek çok çevresel, kişiler arası ve kişinin kendine özgü etmenlerden etkilenmektedir. Cinsel performansı bilgisizlik, öfke, korku ve çeşitli olumsuz tutumlar değiştirebilir. Gebelikte gebe kadın ve eşi cinsel açıdan stres altındadır. Gebeliğin son üç ayı içinde kadında cinsel istek yitimi olduğu ortaya konulmuştur. Bir çalışmada gebe kadınların %23'ü cinsel aktivitede azalma nedeni olarak cinsel ilgide düşüklüğünü göstermişlerdir.

Gebelik, kadında daha önce ortaya çıkmamış olan psikolojik çatışmaları açığa çıkarabilir. Çocukluktan kalma kardeşlerle ya da anneyle yaşanan rekabet anımsamaları, dişilik rolüne ilişkin kendi çatışmaları, kendi bağımlılık gereksinimine ilişkin çatışmalar ve eşine duyduğu karşıt düşüncelerin tümü gebede sorunlar yaratabilir.

Erkeklerde de eşleri gebe iken cinsel ilişki için istekte azalma görülebilmektedir. Bunun bir nedeni, erkeğin gebeyi uygun olmayan bir cinsel arzu nesnesi olarak görmesidir. Erkekler bu dönemde çok güçlü duygular yaşayabilirler. En başta eve gelecek yeni konuk babanın erkekliğinin canlı bir kanıtı olacaktır. Gebenin ilgisi eşinden çok bebeğe yöneldikçe bir çeşit kıskançlık ortaya çıkacaktır.

Gebelik iki birey arasındaki cinsel yönden gelişmede bir basamaktır. Çiftin ilgi düzeyleri aynı değilse biri öbürünü "çok talep edici" ya da "çok reddedici" olarak algılayabilir. Bu zor dönemde hekimin yol göstericiliği çok yardımcı olacaktır.

Gebelikte kadın yaşadığı bedensel değişiklikler sonucu "çekiciliğini" yitirdiğini düşünebilir. Bu durumda erkek, eşinin değişen fiziğinden çok ona duyduğu sevgiyi öne çıkarmalıdır. Yoksa kadında eşinin evlilik dışı ilişkilere yöneldiği hissi doğabilir.

Gebelikte cinsel ilişkiyle ilgili olarak her iki eşte koitus sonucu fetüsün zarar görebileceği korkusu olabilir. Sağlık hizmeti verenler, eğer gebelikte koitusun sakıncalı olabileceğine ilişkin kanıt yoksa, bu korkuları gerekli açıklamalarla gidermelidirler.

Gebelikte Cinsel EtkinlikCinsel ilişki sıklığı:Bu konuda yapılmış çalışmalardan Masters ve Johnson' un çalışması ilk ve özellikle 3. ayda cinsel etkinlikte azalma olduğunu göstermektedir. Diğer 4 çalışma da gebeliğin sonlarına doğru cinsel etkinliğin azaldığını ortaya koymuştur. Örneğin bir çalışmada daha önce haftada 2-5 kez cinsel ilişki kuran çiftlerden gebeliğin ilk üç ayında cinsel etkinliklerini sürdürenlerin oranı %78 iken, 8. ayda %46'ya, 9. ayda ise %23'e düştüğü gösterilmiştir.
Cinsel ilgi ve orgazm: Nulliparlarda ilk üç ayda cinsel uyarılma ve performans etkinliğinde azalmaya karşı, multiparlarda çok az değişiklik olduğu;ikinci üç ayda ise cinsel uyarılma ve performansta her iki grupta da iyileşme saptandığı ileri sürülmüştür. Üçüncü 3 ayda cinsel ilgide azalma olduğu olguların çoğu tarafından ileri sürülmüştür. Bir çalışmada birinci üç ayda %28 olan ilgi azalmasının 9. ayda %75' e çıktığı görülmüştür.

Gebelikte orgazmla sonuçlanan koitus oranlarında giderek azalma olduğu saptanmıştır. Ancak bir grup kadın gebeliğin tüm evrelerinde orgazm şiddetinde artma olduğundan söz etmiştir. Genellikle gebeliği önlemeyi düşünmeksizin ya da gebe kalındığı bilindiği için oluşan rahatlık duygusu bazı kadınlarda gebelikte cinselliği daha haz verici duruma getirebilir.

Koitus Dışı Davranış : Gebelikten önce koitus dışı davranışları (mastürbasyon, orogenital seks gibi) olan çiftlerin çoğunun gebelikte bu etkinlikleri terkettikleri görülmüştür.Gebelikte cinsel etkinliğin yerini alıp çiftin yakın birlikteliğini sürdürecek aktiviteler bir çalışmada ele alınmıştır. Buna göre yalnızca el ele tutuşmak gibi yakın bedensel temas bile bir gereksinim olarak ortaya çıkmıştır. Önemli olan çiftin bedensel ve duygusal birlikteliğini sürdürmesidir. Pek çok çift gebeliklerinde ilişkilerine daha farklı açılardan bakabilmekte ve koitusa dayalı olmayan yöntemler geliştirebilmektedir.

Davranış Değişikliği : Gebelik ilerledikçe cinsel ilişki pozisyonlarında da değişiklik olduğu ortaya çıkmıştır. Örneğin bir çalışma sonuçlarına göre, gebelik öncesi dönemde olguların %80 oranında kullandığı "erkek yukarıda" pozisyonu gebelikte önemli oranda terkedilmiştir. Üçüncü üç ayda "yan-yana" pozisyonu ve "arkadan yaklaşımla vajinal giriş" pozisyonu daha çok kullanılan pozisyonlar olmuştur.

Gebelikler sırasında cinsel davranışlardaki değişikliğin nedeni olarak kadınlar, %46 oranında bedensel rahatsızlığı, %27 bebeğin zarar göreceği korkusunu, %23 cinsel ilgi yitimini, %17 ilişki sırasında gebeliğin getirdiği "beceriksizliği", %8 hekimlerin önerilerini, %6 gebelik dışı nedenleri, %4 "çekiciliğini yitirdiğini", %1’i de hekim dışı kişilerin önerilerini ileri sürmüşlerdir.De Lee, 1934' te yazdığı The Principles and Practice of Obstetrics adlı kitapta, gebelikte cinsel ilişkiyi yasaklamak için dört neden saymaktadır.

Doğum Sonu CinsellikBebeğin doğumu çiftin ilişkisini değiştirecektir. Çocuk bakımı yorucudur, yalnızca fiziksel değil duygusal enerji harcamasına da yol açar. Bebek genellikle anne babaya yakındır. Çift, bebek yakındayken koitus yapmaktan çekinecek, ayrı bir odada ise "ya ağlamasını duymazsak" kaygısına kapılacaktır.Bebeğin her ağlamasında süt emzirmenin önerilmesi bu bağlamda olumsuz bir etken olacağı gibi bebeğin ağlamasıyla angorje ve duyarlı olan memelerden süt salınımı olduğu görülecektir.Vajinal lübrikasyon (kayganlık) azaldığından disparonia ortaya çıkacaktır.Doğum sonu dönemde 3-7 ay süreyle cinsellikte azalma bildirilmekte ise de loşianın azalmasıyla çoğu olgunun 2-4 hafta içinde cinsel etkinliğe başladığı anlaşılmaktadır. Bu kadar erken koital aktiviteye dönülmesi önemli komplikasyonlara yol açmamıştır.
Ancak geleneksel olarak doğumdan sonra cinsel aktivitenin 6 haftalık lohusalık süresince ertelenmesi önerilmektedir.
Bunun gerekçesi açık olan servikal kanaldan asendan yolla bir enfeksiyonun girişini önlemek ve vajinal-perineal dikişlerin açılmasına engel olmaktır.

Bu dönemde perine cildi gergin ve duyarlıdır. Vajinadaki kayganlık eksikliğine karşı başlangıçta yapay bir kayganlaştırıcı yağ kullanılabilir. İlk birkaç hafta içinde cinsel ilişki dışı yakınlaşma cinsel etkinliğin sağlıklı bir biçimde yeniden yerleşmesinde çok yararlı olacaktır. Bazı kadınlarda doğum sonu dönemde depresif bir ruh durumu ortaya çıkabilir. Bu durum ayrıca tıbbi tedavi gerektirebilir.

Bebeğin her ağlayışında gece ve gündüz yalnızca emzirmeyle beslenmesi durumunda ve doğumdan bu yana 6 aydan az süre geçmişse, emzirme gebelikten korunmada oldukça etkili ancak geçici bir yöntemdir. Etkili korunmayı sürdürebilmek için adetler başlar başlamaz, emzirmelerin sıklığı ve süresi azaldığında, ek mamaya başlandığında ve bebek 6 aylık olduğunda mutlaka güvenilir bir kontraseptif yönteme geçilmelidir.

Çoğu kadın ve erkek vajinal doğumun vajinayı genişlettiğini düşünür. Ancak daha önce vajinal kaslar kullanılmadan hiç egzersiz yapılmadıysa belirli bir gevşeklik söz konusu olabilir. Dolayısıyla Kegel egzersizleri denilen perine ve vajen kaslarının kasılmasıyla yapılan egzersizler yararlı olur. Bu egzersizlerin temeli pubokoksigeus kasını kasıp gevşetmeye dayanır. Bu kas idrar yaparken tutmayı ve yeniden idrar yapmaya başlamayı sağlayan kastır.
Hazırlayan: Prof. Dr. Atilla Yıldırım Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı
Kaynak: TR.NET Sağlık SayfalarıDe Lee, 1934' te yazdığı The Principles and Practice of Obstetrics adlı kitapta, gebelikte cinsel ilişkiyi yasaklamak için dört neden saymaktadır.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

kolay doğum pozisyonları

26/11/2008 · Kategori: gebelik


Şükür ki, doğumu sırtında taşıdığınız, anne olmanın ağırbaşlılığını ağırlığını duyduğunuz, kendi vücudunuzun doğal işlerini yapmaktan ayıran ve doğurmanın eğlencesini kaçırdığınız günleri geride bıraktık...
Bugün kadınlar rahatsızlığı en aza indirip, doğum sürecini hızlandırmak için vücutlarını nasıl kullanacaklarını öğrenebiliyorlar. Çeşitli pozisyonları denemek doğum sancıları ve doğum sırasında sizin için en iyinin ne olduğunu bulmak için yardım edebilir. İşte çeşitli doğum sancısı ve doğum pozisyonları hakkında bilmeniz gerekenler.

Ayakta Durmak

Avantajları
Ceninin oksijeni mükemmelYerçekimini kullanır.Kasılmalar daha etkili ve daha az acılıdır.

Doğumu hızlandırmaya yardım eder.İtme gereksinimini yaratmaya yardım eder.

Dezavantajları

Doğum için zayıf kontrol, Doğum için görevli olanlar için zor bir görüntü

Yürüme

Avantajları
Yerçekimini kullanır.Kasılmalar sıklıkla daha az acı verici olur.Rahim kasılmalarını teşvik eder.
Bebek leğen kemiğinde iyi düzende durur.Doğumu hızlandırabilir.Sırt ağrısını azaltır.İnişi teşvik eder.

Dezavantajları
Yüksek tansiyonu olan anneler çoğunlukla kullanamaz.Cenin sürekli elektronik monitöre bağlı ise kullanılamaz.

Oturma

Avantajları
Dinlenmek için iyidir.Yerçekimini kullanır.Sürekli elektronik monitörle kullanılabilir.İnişi teşvik etmek için doğum topuyla beraber kullanılabilir.

Dezavantajları
Eğer annenin yüksek tansiyonu varsa muhtemelen kullanılamaz.Daha Fazla Doğum Pozisyonları

Tuvalette Oturmak

Avantajları,
Perine apışarası için rahatlamaya yardım eder.Anne bacak açma pozisyonuna ve bu çevredeki pelvik baskıya alıştırılır.Yerçekimini kullanır.

Dezavantajları
Tuvalet oturma yerinin gelen baskı acı yaratabilir.

Yarı Oturma
Avantajları
Anne için rahattır.Yerçekimini iyi kullanır.İyi bir dinlenme pozisyonudur.Hastane yatakları için kolay olur.Doğum odasında anne, baba ve orada bulunan diğerleri için iyi bir görüntüdür.FHT'ye Cenin Kalp Atışları iyi ulaşım sağlar.

Dezavantajları
Perineye ulaşım zayıf olabilir.Kokiksin kuyruk kemiği hareketliliğini zayıflatır.Perine üzerinde biraz baskı ama litotomiden taş çıkarma ameliyatı daha az baskı.Litotomi sırt üstü,

Bacaklar havada#8212;bu pozisyondan kaçının!

Dezavantajları
Bütün büyük kapların baskısı.Yırtılma ve çoğunlukla epiziotomiye gereksinim duyma.Doğuma yardım etmek için yerçekimi kullanımı yoktur.

Avantajları
Cenin iyi oksijen alır.Anne için iyi bir dinlenme pozisyonudur.Eğer annenin yüksek tansiyonu varsa yardımcıdır.Eğer anne epidural anestezi altındaysa yardımcıdır.Sıklıkla kasılmaları daha etkili hale getirir.Doğum sürecini ilerletebilir.İkinci safhada kasılmalar arasında dinlenmesi için anne için daha kolaydır.İkinci safhada arka sakral hareketine olanak tanır.Dik inişi yavaşlatabilir.Eşin bacakları desteklemesi gerekebilir.Eş doğumda yardım edebilir.Yırtılma ve epiziotomiye gereksinim duymayı aza indirir.Perineye ulaşım mükemmeldir.

Eğilme
Avantajları
İnatçı arka gösterim için yardımcıdır.Bebeğin rotasyonuna yardım eder.Pelvik sallantı için iyidir.Doğum balonuyla beraber iyi kullanılır.Bilekler ve kollarda daha az gerginlik.Dik inişe teşvik eder.Yerçekimini kullanır.Bebeğin rotasyonunu yükseltebilir.Rahatlık için ağırlığı değiştirmeye özgürlük tanır.Perineye mükemmel ulaşım.Mükemmel cenin devinimi.Pelvis çapını en çok iki cm artırır.Daha az ıkınma çabası gerektirir.İnişi teşvik etmek için gövdenin üst kısmı dibe baskı yapar.Uyluklar bebeğin uygun düzende olduğu durumdadır.

Dezavantajlar
Çoğunlukla anne için yorucudur.Bazen FTH'leri duymak zordur.Doğumda annenin yardımı zor olabilir.
Eller ve Dizler

Avantajları
Bradikardi dakika başına kalp atışının azalması için iyidir. Düşük kalp atışıSırt sancıları için iyidir.Doğum topu için kullanışlıdır.Arka gösterimin rotasyonuna yardım eder.Hemeroidin baskısını ortadan kaldırır.Yırtılma ve epiziotomiye gereksinim duymayı engelleyen en iyi pozisyon.Büyük bebek için iyi bir iniş pozisyonu.Omuz distosisi zahmetli ve yavaş doğurma için mükemmel.

Dezavantajları
Anneyle göz kontağını devam ettirmek zordur.Anne için görmesi zordur.Bebek annenin bacaklarının arasından geçmek zorundadır.Deneyimsiz katılımcılar için kafa karıştırıcı olabilir.


Kadınlarda Böbrek Taşları Riski ve Meşrubat İçilmesi
Bol sıvı alımı, tüm yazarlarca olmasa da çoğu yazar tarafından böbrekte taş olan durumlarda yinelemeyi azalttığı düşünülerek önerilmektedir. Belli meşrubatların böbrek taşı oluşumu üzerinde etkileri ile ilgili çok az çalışma vardır.
Bira ve kahve tüketimi ile böbrek taşı öyküsü arasında negatif bir ilişki vardır. Karbonatlı içeceklerle (soda) ise pozitif ilişki söz konusudur. Süt, çay ya da su için belirgin bir bağlantı yoktur. Erkeklerde yapılmış izlem çalışmasında elma suyu ve greyfurt suyu ile artmış, kahve, çay ve alkollü içeceklerle azalmış risk saptanmıştır. Bu çalışma kadınlara uyarlanmaz; çünkü taş oluşumu erkeklerden farklı olabilir. "su içmek" bu çalışmaya alınmamıştır.
1986-1994 yılları arasında, böbrek taşı öyküsü olmayan 81093 hemşire çalışmaya katılmış ve 18 meşrubat sorgulanmıştır. En çok tüketilen sıvılar su (ortalama 2-3 bardak /gün), kafeinli kahve (ortalama 1 fincan/gün), süt (2-4 bardak / hafta).

Kafeinli kahve, kafeinsiz kahve, çay, şarap belirgin olarak riskle ters ilişkili, greyfurt suyu riskle doğrudan bağlantılı bulunmuştur .Her 240 ml kafeinli kahve riski % 10 azalmaktadır; kafeinsiz kahve % 9, çay % 8, şarap %59 riski azaltmaktadır. Greyfurt suyu, riski % 44 arttırmaktadır. Kafeinli kahve ve şarap belirgin olarak sudan daha fazla koruyucudur. Araştırmanın bulguları total sıvı alımının, böbrek taşı oluşumu ile ters ilişkili olduğu hipotezini doğurmaktadır. Kafein, Antidiüretik hormonu ADH’nin (Vücuttan su atılmasını kontrol eden hormon) böbrek üzerindeki etkisiyle yarışarak idrarı daha fazla dilue etmekte ve kristal formasyon riskini azaltmaktadır. Ancak kafein nedeniyle kalsiyum atılımı da artmaktadır.

Benzer olarak alkol ADH'u inhibe eder, idrar akımı artar, idrar konsantrasyonu azalır. Şarabın, biradan daha olumlu etki göstermesi şaraptaki daha yüksek alkol konsantrasyonu ile bağlantılı olabilir. Greyfurt suyu barsak duvarına etkiyle birkaç serumun ilaç düzeyini etkiler; ve belki de potansiyelolarak önemli diyet faktörlerinin metabolizmasını da etkiliyordur. Erkektekinin aksine kadınlarda elma suyu ile ilgili belirgin bağlantı bulunamamıştır. Diyetteki kalsiyum, potasyum ve süt alımı riskle ters orantılıdır.
Diyabet nedir? Nasıl meydana gelir?
Diyabet, başta karbonhidratlar olmak üzere protein ve yağ metabolizmasını ilgilendiren bir metabolizma hastalığıdır ve kendisini kan şekerinin sürekli yüksek olması ile gösterir. Diyabet hastalarındaki temel metabolik bozukluk, kan yoluyla taşınan glükozun (şekerin) hücrelerin içine girememesidir.
Normal koşullarda besinlerden elde edilen veya karaciğerdeki depolardan kana salınan glükoz pankreas tarafından salgılanan İNSÜLİN hormonunun yardımıyla hücre içine girer ve orada yakılarak enerjiye dönüşür. Hücrelerin üzerinde değişik maddelerin girmesine izin verilen kapılar vardır. Bu kapılar normalde kilitlidirler ve uygun anahtar varlığında açılırlar. Diyabet, hücrelerin üzerindeki glükoz kapısının açılamaması durumudur. Bu örnekten ilerlersek diyabet, anahtar işlevi gören İNSÜLİN hormonu yetersizliğine ve/veya insülinin etkilediği reseptörlerin (hücre kapısındaki kilidin) bozukluğuna bağlı gelişmektedir.
Kaç tip diyabet vardır? Diyabet sıklığı ne kadardır? Nedenlerine göre bir çok diyabet tipi olmakla birlikte diyabet vakalarının çok büyük bir kısmını Tip 1 ve Tip 2 diyabet vakaları oluşturmaktadır.

Tip 1 Diyabet
Daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görülür. Tip 1 diyabet, pankreasta bulunan ve insülin üreten beta hücrelerinin otoimmün bir süreç (vücudun bağışıklık sisteminin kendi hücrelerini tanıyamaması) sonunda zedelenmesi ile meydana gelmektedir. Mutlak veya görece bir insülin yetersizliği olduğundan hastalar ömür boyu insülin hormonunu dışarıdan (enjeksiyon yoluyla) almak zorundadırlar.

Bu nedenle Tip 1 diyabet İnsüline Bağımlı Diyabet (Insulin Dependent Diabetes Mellitus=IDDM) olarak da isimlendirilmektedir. Genel olarak toplumdaki diyabet vakalarının %10’unu Tip 1 Diyabet vakaları oluşturmaktadır. Çocukluk çağında Tip 1 diyabet sıklığı ülkeler (bölgeler) arasında farklılık göstermekte ve her yıl 15 yaş altındaki 100.000 çocuktan 1-42’sinde diyabet gelişmektedir. Tip 1 diyabet genel olarak kuzey ülkelerinde daha sık görülmektedir.
Tip 2 Diyabet
Sıklıkla erişkinlerde ve şişman (obes) kişilerde görülmektedir. Tip 2 diyabetli hastalarda insülin salgılanmasındaki yetersizlikten çok dokulardaki insülin reseptörlerindeki direnç (rezistans) sonucunda glükoz metabolizması bozulmaktadır. Tip 2 diyabetin kuvvetli bir genetik yatkınlık zemininde geliştiği bilinmekle birlikte, genetik mekanizmalar tam olarak aydınlatılamamıştır. Tip 2 diyabetliler hastalıklarının başlangıcında ve sıklıkla çok uzun bir süre insülin ihtiyacı olmaksızın yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu nedenle Tip 2 diyabet İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabet (Non-Insulin-Dependent Diabetes Mellitus= NIDDM) olarak da isimlendirilmektedir.
Genel olarak erişkin nüfusta %4-8 oranında Tip 2 diyabet görülmektedir. Diyabetin bulguları nelerdir? Diyabete bağlı klinik bulgular vücuttaki karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasının bozulmasına bağlıdır. İnsülin eksikliği ve/veya insülin direnci nedeniyle hücrelere giremeyen glükoz belli bir serum düzeyini (180mg/dl) aştığında idrarla atılmaya başlar. Böbreklerden atılan glükoz beraberinde sıvı atılımını da arttırır ve sonuçta ÇOK VE SIK İDRAR YAPMA (POLİÜRİ) olur. Vücut, poliüri ile olan sıvı kaybını karşılamak için ÇOK SU İÇİLİR ve bu da POLİDİPSİ olarak isimlendirilir.

Organizma, enerji kaynağı olarak glükozu kullanamayınca bir taraftan İŞTAH ARTAR diğer taraftan yedek enerji depoları olan yağlar ve proteinler yıkılmaya başlar ve bunun sonucunda iştah artmasına rağmen KİLO KAYBI olur. Bu klasik bulguların dışında diyabet hastalarında ÇABUK YORULMA, GÖRME BULANIKLIĞI, SIK DERİ ENFEKSİYONU, KADINLARDA VAJİNAL MANTAR ENFEKSİYONU gibi bulgular da görülür.
Diyabet tanısı nasıl konur? Diyabet tanısı, çeşitli uluslararası kuruluşların (WHO, Amerikan Ulusal Diyabet Veri Gurubu=NDGG) belirlediği ölçütlere göre konmaktadır. Bu ölçütler: Klasik diyabet bulguları olan bir kişide herhangi bir zamanda ölçülen plazma glükoz düzeyinin 200 mg/dl'ye eşit ya da üzerinde olması,En az 8 saatlik aç (kalori almayan) bir kişide plazma şekerinin 140 mg/dl'ye eşit ya da üzerinde olması. Yakın zamanda Amerikan Diyabet Birliği açlık kan kekeri sınırını 126 mg/dl'ye eşit ya da üzerinde olarak belirlemiştir.
Şeker yükleme testinde (OGTT) 2. saatdeki plazma glükoz düzeyinin 200 mg/dl'ye eşit ya da üzerinde olması.Gizli şeker nedir? Halk arasında gizli şeker olarak isimlendirilen durum, normal glükoz dengesi ile diyabet arasındaki metabolik durumu ifade etmektedir. Normalde açlık plazma şekerinin 110 mg/dl olması gerekmektedir. İşte açlık plazma şekerinin 110 mg/dl'nin üzerinde fakat 140 mg/dl'nin altında (yeni kriterlere göre 126 mg/dl) olması bozuk glükoz toleransı olarak tanımlanmaktadır.

Benzer şekilde şeker yükleme testi yapılan kişilerde 2. Saatdeki plazma glükoz düzeyininin 140 mg/dl'nin üzerinde fakat 200 mg/dl'nin altında olması da bozuk glükoz toleransı olarak isimlendirilmektedir. Bu durumdaki kişilerin gün boyu kan şekerleri normaldir ve diyabetin klasik bulguları görülmez. Bununla birlikte bu kişiler Tip 2 diyabet için en riskli grupta olduklarından yaşam biçimlerini yeniden düzenlemeleri gereklidir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »